Mürekkep Acısı ve Yorum

Gönerdiliyor
Kullanıcı Oyları
0 (0 Oylar)

Mürekkep Acısı’nda Hissedilenler

 

Mürekkep Acısı (*)

 

Şükran Aydın, 1986’dan beri yazdığı şiirlerinden altmış ikisini “Mürekkep Acısı” adlı kitabında toplamış. Kitap Artshop Yayınları’ndan 2006 Ekim ayında yayımlanmış. “Mürekkep Acısı” bana iki anlam çağrıştırdı. Mürekkep; yazı yazmak, desen çizmek ya da mekanik olarak basmak için kullandığımız bir sıvıdır. Ozan “Mürekkep Acısı” diyerek kitabının dışında bıraktığı; ya da yazamadığı/yazmadığı şiirlerin üzüntüsünü mü çekiyor? Mürekkebin bir başka anlamının “birleşik; -den, -dan oluşan” olduğunu göz önüne aldığımda, ozan yaşamdaki bütünleşmiş acıları mı anlatmış? Tabi ki buna biz okurlar, sayfalarda gezindikçe karar vereceğiz.

Mürekkep-Acısı-Şiir-Kitabı Mürekkep Acısı ve Yorum Mürekkep Acısı

Victor Hugo’dan alıntılanan “Şair bana yağmurdan bahsetme, yağdır” sözleriyle kitaba giriş yapan ozan,  kendisi de “Aslolan şiirdir” diyerek bu sözleri pekiştirmiştir. Kitaptaki şiirlerin çoğu; doğum, yaşam, ölümden oluşan sacayağında kurgulanmış; ilahi aşk, ahlak, gurbet, doğa, ölüm, fanilik gibi temalar işlenmiştir.

 

Kitaba adını veren “Mürekkep Acısı” (s.25) şiiri “ölümün kitabında kaç sayfadır yaşam/ değdikçe sevdanın elleri neden eskir yapraklar/ çekingen zaman en büyük çile/ gümüş damlalar en kutsal sessiz iz” dizeleriyle başlıyor. Burada yaşamın ölüme fırlatılmak; doğumun, yaşamın, ölümün bir döngü olduğu anlatılmak isteniyor. Bir şey yapmak istiyorsak çekinmemeliyiz. İstediğimizi yapmadığımız sürece yaşam çekilmez çile haline gelir. Bu çilenin yaşları da kimse görmeden, sessiz sessiz içimize akar, iz bırakır. Devam eden “huzur renginde sıcak topraklar/ portakal renginde birkaç gün/ … / rüzgâra emanet sevda ekini” dizelerinden, ozanın huzur bulduğu, sevdasını rüzgara bıraktığı toprakların Akdeniz kıyıları olduğunu duyumsuyoruz. “hiç sevmemişler hiç sevilmeyecekler/ neden ciltçi dükkânında çalışır/ daha mürekkep acısı yutmamışlar/ sözüm sesimi kesme/ kitaplar beyhude yazar” dizelerine ne demeliyiz? Eğer sevmemiş, sevilmemişsen; yazmamış, okumamışsan yerin, dükkânda yazılanları cilt haline getirmektir. Oysa sevmeyi, sevilmeyi bilseydin; zamandan çekinmeseydin, dileğince yaşasaydın, sevdanı korkmadan haykırsaydın o dükkânın sahibi olurdun. Marifet istekleri yazıya dökmek ya da yazılanları ciltlemek değil, inancının içinde inandığın gibi yaşamaktır. Ozanın bu ve birçok şiirinde Yunus Emre’nin, Mevlanâ’nın yanı sıra Victor Hugo’dan da etkilendiğini görmekteyiz.

 

“darağacından da incesin/ beni kendine astığın zaman” (s.10) dizeleri ozanın “bağ” başlıklı kısa bir şiiri. Şiirde sözcük seçimi çok önemlidir. Kullanılan sözcüklerin imgesi zengin, çağrışımı bol, etkileyici olması gerektir. Kısa şiir yazmak oldukça zordur. Çünkü az sözle çok şey anlatmak, çağrıştırmak kolay değildir. Yukarıdaki kısa dizede ozanın bunun başardığını görüyoruz. İnancın deryasında boğulmak istiyor. “Beni kendine kul ettiğinde, ben sende eridiğimde, sen olduğumda uğruna ölecek kadar mutluyum, öyleki asılmak, ölmek benim için hiçbir şey” der gibi. Yine kısa bir şiiri: “yeşil başak gelir arı gider/ yaşar gelir ölü gider/ sahiline yaralı kuş kanadı dizer/ mavi mürekkepten kanlı/ saçı ikiye ayrık İstanbul” (s.46, isli tambur) Bu dizelerden de birçok anlam çıkarmak mümkün…

 

Kitaptaki şiirlerin çoğu umutvar şiirler olmasına karşın, umudun yittiği dizelere de rastlamak mümkün. Ozan “iki kızgın kütle olabilir miyiz?/ kaf dağlarına kafa tutan” (s.47, kızgın kütle) sözleriyle burnu yüksekte, kendini beğenmişlere sesleniyor. Devam eden  / … / olmayan varları olan yokları sonlandıran/ iki kızgın kütle olabilir miyiz?/ o’nun yeryüzünde ve katında/ bundan sonraya sarkıp, takılı kalıp duran” dizelerinde karamsarlık, bezginlik, mücadeleyi bırakıp her şeyi oluruna bırakmışlık, ne yapacağını bilmeyen kararsızlık, ucu açık sorulara olumsuz yanıtlar veren bir ruh hali sergileniyor. Bana göre şair yıktığını tekrar var etmeli, ne olursa olsun umudunu yitirmemelidir. Kitabın başında bulunan şiirlerdeki güçlü, sağlam anlatım burada gereksiz tekrarlara düşülerek zayıflatılmış.  

 

“yaşayarak ölümüne yetişemedim/ ilk kez görmek için açtım kefenini/ hasret olmuşsun topraklanmadan önce/ … / geç değilse götüreyim rodos’a/ susluğun ne!” (s.21, endaze) Bu dizelerde dikkatimi çeken bir şey “susluğun” sözcüğü oldu. Aynı sözcük kitapta birkaç kez kullanılmış: “yürümek zordur susluğun çarmıhında” (s.11, unutkan ekmek hamuru) “yorgun susundur boğazını keser gemici düğümleri” (s.19, hissim beni öldürür).  Dizelerin anlamına bakılırsa, ozan bu sözcüğü “suskunluk” anlamında kullanmak istemiş. Ne var ki gerek yazı gerek konuşma dilimizde “susluk” diye bir sözcük yoktur. Eğer yöresel bir deyim, söylem değilse, ozan yeni bir sözcük yaratma çabasında mı? Aynı şekilde “ey eminlik/ içimdeki sade güneş/ … / ve ey eminsizlik/ bilinmeyen/ çözülmeyen/ umutlu umutsuz bekleyiş” (s.43, ey bekleyiş) dizelerinde kullanılan “eminlik, eminsizlik” sözcüklerinin de dilimizde bu şekilde kullanımı yoktur. Ülkemizde ne yazık ki şairler kendilerine sonsuz bir özgürlük tanındığını, istedikleri gibi dili parçalayıp, kullanma hakları olduğunu düşünmektedir.  Bu doğru değildir. Ozan dilinin sonsuz yaratıcılığını keşfetmelidir ama bunu dili bozarak değil, kurallarına uyarak yapmalıdır. Dilerim ozanımız da böyle yapmıştır. Yukarıda alıntıladığım bir dizenin “ve” bağlacıyla başlaması da dikkatimi çekti: “ve ey eminsizlik” Şiirde dizelerin bağlaçlarla veya edatlarla (ilgeçlerle) başlatılması doğru mudur? Sn. Veysel Çolak’tan edindiğim bilgiler ölçüsünde bunun doğru olmadığını söyleyebilirim. Modern Türk Şiirinde bu olmamalıdır. Ne yazık ki günümüzde “gibi, ile, ki, ve, ya da, fakat, ama, dahi” gibi edat (ilgeç), bağlaçlar ile başlayan birçok dize yazılmıştır. (Aruz, hece gibi belirli kalıplarla yazılan şiirlerde bu tartışılamaz. Çünkü ozan yazdıklarını o kalıba sokabilmek için kullanma zorunluluğu duyabilir.)

 

Mürekkep Acısı” ’nın çoğu şiirlerinin, ağırlıklı olarak tasavvufi bir görüş içerdiğini gözlemliyoruz: “bağdan daha büyük bağ verdi çekirdek bana/ divanelikmiş aslolan geçince anladım/ hasan dağından düşünce daha bi parladım/ teni tende nemlendirmemekmiş ebedî ayrılık/ ucum yanınca edebi/yatı anladım/ … / yanmakmış aslonan/ ateş bitince anladım” (s.9, ebedî ayrılık) Bu dizelerde şiirin olmazsa olmazlarından eğretileme (istiare) söz sanatını görmekteyiz. Bildiğimiz gibi eğretileme; benzetmede, benzetilen ya da benzeyenden birinin olmamasıyla ortaya çıkan geleneksel söz sanatlarımızdan biridir. Kitaptaki çoğu şiirde bunu görmekteyiz. Yukarıdaki dizelerde ozanın “bağ” sözcüğü ile anlatmak istediği, sözlük anlamındaki “bağ” mıdır? Tabi ki değil. Belki bu sözcükle, yaşadığımız toplum anlatılmak istendi. Dış görünüş bizlere çok şey vermediğinden, asıl saklı olanın özümüzde, içimizde, ozanın deyimiyle çekirdekte olduğu; inanç gibi manevi değerlerin her şeyden önde geldiği, bunların korunması gerektiğini bizlere çağrıştırıyor. Ayrıca “yanmak” sözcüğü de Mevlana’nın yaşamını özetleyen “Hamdım, yandım, piştim” sözlerini pekiştirmektedir. Ozan yanmanın (olgunlaşmanın, belki nirvanaya varmanın) güzelliğini, yanarken değil ateş bitince anlıyor…

 

Genel olarak şiirlerde düşünce öne çıkarılmış, bu düşünce de şiirin bütününe yayılmış. “Uzun Siyah” başlıklı şiirdeki “ey uzun kirpikli, kırmızı gözlü ölüm!/ … / sulu gözlü ölüm de olmasa/ hiç yeşermezdik/ … / sevginin adıdır ölüm/ ölmezse tohumlar, çınarlar nasıl büyür?” (s.29) dizeleri karamsar gibi görünse de, ölümün korkulacak bir şey olmadığı özetleniyor. Her canlıda yaşam, doğumla başlar. Ancak doğumla birlikte ölüm de başlar, ölüme adım adım yaklaşılır. Ölümün bir yok oluş değil, yeni bir başlangıç olduğu anlatılmak isteniyor kanımca. Şiirlerin bazılarında Rodos’un olması, ozanın Rodos’la bağının güçlülüğünü çağrıştırıyor. Ataları oradan göç etmiş olabilir mi? Çünkü ozan o topraklarda yaşamanın, hatta yaşamının orada son olmasının özlemini çekiyor: “geç değilse vakit götüreyim rodos’a” (s.21, endaze) “daha rodos’ta yaşamak var/ yaşamı oraya taşımak/ belki de ölümü” (s.33, veda)

 

Çözünürlük” (s.49) başlıklı şiirde kadın duyarlılığının yanı sıra, başkaldırısını da görüyoruz: “nerde satılıyor bu ucuz özürler/ hangi ucuz kadınlar ömürden pahaya alıyor bunları/ sevip sevip yatağından kıpırdattığın/ taş erir, topraklanıp sarmak ister/ … / erkekler ağlar deyip kaçanlara serilen ağlar/ kâlp pıhtılarını atınca, işte o zaman erkek olan ağlar”. Gördüğümüz gibi Şükran Aydın, kadın dünyasından çıkıp, kadın duyarlılığıyla verilmesi gereken mesajlar vererek, sonuca gitmeyi deniyor. Hepimiz biliriz ki özür dilemek bir erdemdir, ancak yerinde ve zamanında. Bir kadın, kadınlığını bilir ve gösterirse yatağındaki taşı bile eritir, toprağa dönüştürür, hatta toprakla sarar, öldürür. “o esmelere, o rüzgâr olmalara dayanırsa al başın/ gel bana, yanmışların dergâhında başı tutmayan kaf/ dağının sürüngeni ayağa kalk/ ayaksız danslardan pervanelikle gelen kadın/ al, hakkındır, pervasızlıkla savur sözlerini” dizelerindeki “al” iki anlamı çağrıştırıyor: Birincisi çağrı. Seni yerlerde savuranlara, yerlere vuranlara karşı durabilirsen, dimdik ayakta kalabilirsen, al başını gel, yanmışların dergâhına. Diğeriyse dini bir çağrışım: Al başınla gel sürünerek, dans ede ede, bir pervane gibi savurarak her şeyi. O zaman cümle aleme;  korkmadan, çekinmeden söz et, anlat aşkını. Bu sözler aklımıza Mevlanâ’nın: “Gel, gel, ne olursan ol yine gel” deyişini getiriyor. “ömrün ötesi de verilir bir gülüşe!/ gel gör ki;/ hiç kopmamış kalbinin teli” (s.49) dizelerinde ozan, yine ölümün korkusuzluğuna dem vuruyor. Ölüm nedir ki? Sen yeter ki gülmeyi bil. Öldükten sonraki öbür yaşam da verilir, içten bir gülüşe. Ne yazık ki sen bunu yapamazsın, çünkü kalbini açmamışsın kimseye ya da kimse görememiş içindeki seni…

 

Ozan şiirlerindeki estetik anlatımı, dizeler arasında oluşan ses uyumlarıyla perçinlemiş. Böylece şiirin candamarı sesi, müziği yakalamış: “laciverte yakın mor/ demek içinde yanmış ihtiyaç denen kor” (s.27, ince resim) “sevgiye eğilen başını kaldır/ hayat akışına beni de daldır” (s.35, ölümsüzlük) “geceyi mi kovalar gündüzden beri/ tada boyanmış teninden içer seni insan/ ilahî’nin eser diye nakşettiği günden beri”  (s.57, sıcak ayna)

 

“Mürekkep Acısı” kitabı ile okuyucularına “Merhaba” diyen Şükran Aydın; kitabının telif hakkını israfsız yaşam, atıkların geri kazanılması ve insani yardımlar amacının da yer aldığı, geri kazanım e-çaba grubu organizasyonuna bağışlayarak, ozan duyarlılığını sergiliyor. Sanatın, insanın kendisine yarattığı ikinci bir evren olduğunu göz önüne alırsak; ozanın derine inme becerisi, algı zenginliği okuyanı etkiliyor. Kendisini kutluyor, başarılar diliyorum.

 

(*) Mürekkep Acısı, Şükran Aydın, Arshop Yayınları, 1. Basım Ekim 2006, 64 Sayfa

 

Z. Nesrin G. İnankul

Haziran 2009

z-nesrin-g-inankul-nehissettinseo Mürekkep Acısı ve Yorum Mürekkep Acısı

 

Mürekkep Acısı Yorumunuz?

Mürekkep Acısı hakkında düşünce, his, analiz, değerlendirmenizi, aşağıdaki yorum bölümüne iletebilir misiniz? Ad soyad, varsa hakkınızda bilgi olan link ve iletişim bilgilerinizi de eklerseniz sevinirim. Teşekkürler.

 

Mürekkep Acısı ve Şiirler

Şükran Aydın Mürekkep Acısı Şiir Kitabı

Ebedî Ayrılık

 

Mürekkep Acısı’nda Hissedilenler

Z. Nesrin G. İnankul

 

Anlamın Yaşı Küçük Şiirleri

Yağmurda Yıkanan Kadınlar

Bugün İnsan Olarak Evime Döndüm

Şaman

Geç

 

Kısa Öyküler

Başlangıç Noktası

 

Diğer Yazılar

Eller

Sokak Çocuk Yapmaz

Farketmek ve Kendincelik Bedellidir

 

Okudukça

Türk Dünyaya Bedeldir Ya Türkçe

57 Model Chevrolet Ya Da Küçük Caz Şarkıları

 

Edebiyat Bilgi Bankası

Türkiye Edebiyat Yarışmaları Bilgi Bankası

 

Astroloji

Astroloji İle Geleceğe Nasıl Gideriz?

 

Müzik

N’olur Konuş Bizim Dilden

 

Gün’ler

30 Ağustos – Zafer Bayramı – Savaşmayalım Çalışalım

17 Ağustos – Marmara Depremi – Deprem Normaldi

 

Duyurular

Açık Havada Sinema İzlemek İsteyenlere

Ücretsiz Sinema Etkinliği

Etkinlik Ayasofya ve Küçük Ayasofya

Zehirsiz Sofralar İçin Buluşuyoruz

 

Fotoğraf

Ücretsiz Fotoğraf Etkinlik Duyuruları

Göz Makinası

 

Şükran Aydın

Ne Hissettimse O’yum

Düsturlarım

İsimlerim

Zaman Örgüm

Edebiyat Yolculuğum

 

Yazar

İlgili Yazılar

Yorum Ekle